لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ
  KUR’AN’I KERİM İLE SINANIYORUZ*
 

KUR’AN’I KERİM İLE SINANIYORUZ*

Zübeyir YETİK

Nedir bu yaşamakta olduğumuz; bir Haçlı Seferi mi, yoksa Petrol Savaşı ya da Yeryüzünün stratejik bölgelerine egemen olarak kendi yararına bir denge oluşturma, 'Yeni' bir 'Dünya Düzeni' kurma kavgası mı?.. Yahut uluslar arası (mı, üstü mü) sermayenin biraz daha semirebilmek için tezgâhladığı oyunlar mı?.. ABD, (kendi içindeki ayak oyunlarına karşın) AB, Rusya, Çin ve bilmem daha kimler ve kimlerin başkaca kimlerle post çekişmesi mi?.. Konuya ilgi duyanlar, özellikle de konu üzerinde uzman olanlar, bu saydıklarımıza, elbette, daha pek çok gerekçe, etki, amaç, şu ve bu ekleyerek öne sürdükleri olgulara dayalı daha pek çok soru ortaya atıp, açıklama yapabilirler, yapabileceklerdir ve de yapmaktadırlar...

Bize kalırsa, bunların hepsi birer "bahane"; ama, "ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahane" türünden birer "bahane"... Baş ağrısının ecele yol açması, açabilmesi gerçekliği ölçüsünde birer gerçek olmakla birlikte bir ucuyla ya da yüzüyle "bahane", öbür ucu ya da yüzüyle de "gerçek", yaşanan gerçekliğin tâ kendisi... One sürülen -ve de gözlenen-gerekçeler ve uygulamalar ile birer gerçek ve gerçeklik; gerçekteyse, gerçeğin gerçeğindeyse "bahane”...

Sınavdaki insan ve insanlık sınavının bu aşamasında ya bahanelere tutuklanmış olarak gündemin ve güncelliğin seline kapılıp, yine yitirmişlerden olacak.. Ya da feraset ve basiretiyle görünenin ötesine sıçrayarak, görmesi gerekeni görecek, sahiplenmesi gerekene sahiplenecek, bunun da gereği ne ise, onu yapacak, yapması gerekenlerin ayırdına varmış olarak yepyeni (ya da en eski) bir davanın davacılığına, bir savaşımın erliğine soyunacak...

Daha kestirme ve tam tamına kesin bir söyleyişle belirtelim: Kur'ân-ı Kerîm insanı (insanlığı) kendine çağırıyor, bu çağrı bağlamında sınavdan geçiriyor, hesaba çekiyor... Yüce Allah, sürekli bir uygulanışın daha belirgin bir sahnesi içinde insanları (özellikle de inananları) Kur'ân-ı Kerîm'in hakemliğine, ve de özellikle müminleri O'na teslimiyete çağırıyor. Boynu kalınlaşmış insanın ve şaş-kınlaşmış, uyuşmuş müminlerin bu durumuysa, sınavı daha zorlu hale getirmiş olduğundan ortalık akıl çelici "bahaneler" ile toz duman içinde daha karmaşık hale gelmiş bulunuyor.
***
Çoğunlukla İslâm Aleminin (ve yanlış bir ilgilendirme, bağıtlandırma dolayısıyla İslâm'ın) geri-leyiş, gerileme dönemi olarak algılanan ve vurgulanan son yüzyıl, gerçekte, Kur'ân-ı Kerîm'in Yeryüzü üzerinde egemenliğini yeniden ve yeniden, üstelik çok belirgin ve diri bir biçimde dava ettiği bir süreçtir. Önceki zamanlarda olay Batı'nm dışında, bir başka ortamda görünür ve görülürken ve 'Kitab'ın gücü o kadarıyla algılanırken, yani ölüm komşuya atılırken, Batılı'nın halkı Müslüman olan ülkelere tasallutu üzerine ortaya çıkan direnme, direniş, direnç ve dirilme ile birlikte bunun dayanağı ve kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm'in nelere kadir ve muktedir olabileceğinin, ortaya attığı davanın, yaptığı çağrının nerelere varabileceğinin daha açıklıkla gözlemlendiği süreç... Son yüzyıl, budur. Her şeye, herkese ve tüm savlara ve yorumlara rağmen, bu böyledir...

Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm yaşama oturmak, oturtulmak için vardır, yaşamın kendisidir ve O'nu yaşamın dışına çıkarmak isteyenler de hep olmuş ve müminlerin gafletine karşın onlar hep agâh bulunmuş; Kur'ân-ı Kerîm'i ve Müslümanların ona yönelişlerini (ve yönelemeyişlerini) hep gözlem-leye gelmişlerdir.
***
Burada bir 'ara söz' açmak gereğini duyuyorum:
Hepimizin bildiği bir "Dırar Mescidi" olayı vardır. Aktarıldığına göre "münafıklar", Tebük Savaşı'nın hemen öncesinde, Küba Mescidi'ne yakın bir yerde yeni bir mescit kurarlar. Savaş hazırlığının hengamesi içinde Resûlüllah aleyhissalatvesselâma gelerek karda-yağmurda aradaki dereyi geçip cemaate katılmak zorluğuyla karşılaştıkları için yeni bir mescit kurduklarını belirtip, kendisini orada namaz kılmağa çağırırlar. Bu isteğin karşılanması savaş dönüşüne bırakılır. Şu var ki, Tebük dönüşü gelen vahiy doğrultusunda mescit yaktırılıp yıktırılır. Böylece de Müslümanların arasına nifak sokmak isteyenlerin oyunları bozulmuş olur.

Hangi oyun ya da oyunlar?.. Kaynaklar o mescidi kurduranların ve kuranların Bizans ilişkilerinden söz ederler. Olayı daha iyi algılayabilmek için bu ilişkilerle birlikte ve özellikle mescit kurucusunun, olayın güdücüsünün kimliğine vurgu yapmak gerekmektedir: Ebû Amir Rahip Abd-i Amr b. Sayfi.. Özelliği, "ruhban" kimliğiyle çevresinde epeyce bir topluluk oluşturmuş bulunması. Hicret'in ardından yandaşlarından bir bölümüyle Medine'yi terk ediyor ve Müslümanlara karşı her eylemin içinde yer alıyor. Yandaşlarından bir bölümüyle diyoruz, çünkü, onun yönlendirmesiyle Medine'de bir mescit kurulmuş olması, yandaşlarından kimilerinin orada kaldığını gösteri-yor...

Buradan çıkarsayarak, Dırar Mescidi'nin Me-dine'de "ruhban" eğilimleri yoklamak, yaymak ve kollamak; bu inancı yaşatmak amacını taşıdığı ve bu sebeple, vahiy doğrultusunda, yıktırıldığı sonucuna varıyoruz. Ayette, onların "biz iyinin de iyisini yapmak istemiştik" diye yemin ettikleri belirtildikten sonra bu sözlerinin yalan olduğunun vurgulanması da üzerinde durulması gereken bir noktadır...
Çünkü, "ruhbanlık" Elçilerin (hepsine selam olsun) getirmiş bulunduğu bütün dinlere, zaman içinde, hep bu söylemle sızmış, onları dönüşüme
uğratmıştır: "İyinin de iyisini yapmak".. Örneğin, İsevî öğreti bağlısı ilk Hıristiyan önderlerine yönelen agnostik ve ezoterik inançlı akademicilerin söylemleri de aynıydı: "Sizin savunduğunuz tevhid inancının özü ve gerçeği bizdedir, gelin birlikte olalım, daha iyisini ortaya koyalım..." Bu savlara ilk yüzyıl içinde direnen önderlerin sayısı gittikçe azalmış, bir, derken iki, üç kilise babasının ezoterik söylemlerin cilasına kapılması (ve de Ro-ma'nın bunlara yeşil ışık yakması) sonucunda İsa Aleyhisselâm'ın getirdiği din 200 yıl içinde ruhbanlar dinine dönüşmüştür. Ve, Roma'nın da tutumu bu sürece paralel olarak değişmiş, sonunda Hıristiyanlık devletin dini olmuş; Yüce Allah'ın kulları kendilerini egemen güçlerin boyunduruğu altında bulmuştur. Diğer dinlere de benzeri yakınlaşma ve yaklaşımlarla sızıldığını belirterek, sözümüzü sürdürelim.
***
Dırar Mescidi eylemi İslâm'ı gerçek yapısından uzaklaştırıp, ezoterik (batını) inançlara bulaştırma ve uyarlama girişiminin ilki olmakla birlikte, elbette, sonuncusu değildir. Binlerce yıllık bir "Ge-lenek"in elden ele, dilden dile aktarılması sonucu çok geniş ve güçlü bir söylem birikimi edinmiş olan bu inanç yanlılarının -ne yazık ki- İslâm'ın 200-250'inci yıllarında ve sonrasında büyük başarılar elde ettiklerine; İslâm'a özgü kavramların içini boşaltıp bunlara kendi inançlarını yükleyerek bu dini de başkalaşıma uğratmada yaygın bir biçimde başarılı olduklarına tanık oluruz.

Şu var ki, ortam önceki çalışmalarında olduğundan daha farklıdır. Çünkü, İslâm söz konusu olduğunda güçlü iki direnç noktasıyla karşılaşılmıştır: İlki, önceki dinler tümü de ezoterik söylemlere bulanmış ve boyanmış geçmiş dinlerin ve inançların harman olduğu bölgeler insanlarına tebliğ edilmişken, İslâm, Hicaz gibi bu etkilerden uzak bir bölgeye, "ümmîlik" zırhını kuşanma imkânına elverişli bir ortama gelmiştir. Böylece, 200-250 yıllık süre içinde "ümmîlik" korunağı mayanın tam tutmasına, sağlam bir damarın oluşmasına katkıda bulunmuştur. İkincisi, Kur'ân-ı Kerîm iyi korunmuş, elde tutulmuş ve andığımız damarı sürdürenlerce İslâm'ı aslî çizgisinde sürdürme savaşımı sırasında onları aydınlatmağa ve diri tutmağa kaynaklık etmiştir. Muhyiddin-i Arabî tarafından evc-i bâlâya, doruğa yükseltildiğinden ötürü kimilerince (haklı olarak) Muhyiddin-i Arabi'nin dini olarak anılan batınî ve tasavvufî iman edişler ve yönelişler karşısında Aleyhissalatvesselâm Efendimiz Muhammed-i Arabi'nin dini güçlü bir damar olarak bu güne dek gelmiştir. Ama hep çatışarak, ama hep savaşarak, ama hep direnerek..

Gözleri yuvalarından uğratacak dehşetteki bu ayırımın gerçekliğini ve de Batınî inançların, ezo-terik tutum ve anlayışların "beyinlerimize" ne ölçüde yerleşmiş bulunduğunu açıklayabilmek için iman edişlerin asal nirengi noktalarından birkaçı üzerindeki görüşleri karşılaştırmalı olarak ama kısaca aktarmamız gerekecek:

Batınî inançlara göre, Yüce Yaratıcı yaratıkları ya da alemi, alem de Yüce Yaratıcı'yı mündemiçtir, içermektedir. Yaratan yaratılmışlardan ne ayrıdır, ne de gayrı.. Tepkilerin azaltılması amacıyla başkaca adlarla anılsa da aslında "vahdet-i vücûd" denilen bu inanç, adından anlaşılacağı üzere "Var-lık"ta birliğe kaildir. Nebevî inançlara göre ise, Yüce Allah alemlerden münezzehtir, müreâldir, aşkındır. Kendi varlığı olduğu gibi yaratıklarına var olma payesi vermiştir.

Bu temel inanç farkının bir uzantısı olarak, Batınî inançlara göre -ortaya attıkları çeşitli kuramlar doğrultusunda- "var oluş", varlıkların ortaya çıkışı, tefeyyüz (gelişim), fezeyân (fışkırış), sudur (çıkış), zuhur (görünüş) yahut taayyün (yansıma) yoluyla gerçekleşmektedir. Yani ki, varlık, Var Edici "sebeb"in ya gelişim göstermesi, fışkırıp taşarak saçılması, ya da yokluk aynasına yansıması olarak var olmuş, "vahdet/teklik", "kesret/çokluk" haline gelmiş ve böylece alem vücut bulmuştur. Bu tek varlığın çokluk görünümlü aleme dönüşmesi de, "vahid olanın vahdaniyetindeki şiddet ve güçten ötürü" zaruridir, zorunludur, zorunluluktur. Nebevî inanca göre ise, Yüce Allah için hiçbir zaruret olmadığı gibi yaratma zarureti de yoktur. İsterse yaratır, isterse yaratmaz. Varlığın ortaya çıkışı zorunlu bir varoluş değil, Yaratıcı'nın iradesi doğrultusunda keyfe-ma-yeşâ bir fiil, bildiği ve is-tediğince "yaratma" eylemiyle bir var etmedir.

Batınî inançlarda, ister tefeyyüz, ister fezeyân, ister sudur, ister zuhur, ister taayyün, isterse bir başka ad verilsin, görüldüğü gibi varlıklar "Asıl Var" olandan ve O'nun bir tür farklılaşmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bunu daha iyi vurgulayabilmek için günümüzde hayli yaygın bir söylem olan "enerji dönüşümü" savını anımsamamız yeterli olacaktır.. Ancak, onların bunu anlatmak için kullandıkları deyim, "enerji" değildir de "rııh"tıır. Eski Babil, Eski Mısır, Eski Yunan, Eski İran, Eski Aztek, Eski ve Yeni Hint ve daha birçokları da içinde olmak üzere Yahudi, Hıristiyan, İslâm ve Çağcıl tasavvuf ekollerinin, kollarının tümünün öğretilerinde ilk ilke olan "ruh" kavramına yüklenen anlamlar çerçevesinde dile getirilan "külli ruh/cüzi ruh", "ruhun bedene tutuklanması", ruhu arındırma yoluyla "Fenafillah/Bekabillah" mertebelerine çıkma ve "tanrılaşma" söylemleri de bu inancın mantıksal sonucudur. Nebevî inançta ise, varoluş böylesine bir dönüşümle değil, doğrudan doğruya Yüce Allah'ın dilemesi ve dileme doğrultusunda da "ol" demesiyle gerçekleşmektedir. Olay enerji dönüşümü suretiyle değil, "kelâm/söz" bağlamında bir buyrukla gerçekleşmektedir. Biz buna "bilgi aktarımı" diyebiliriz; çünkü, yaratış sırasındaki "ol" buyruğunun içeriğinde yaratılmış olan için gerekli bilgiler de vardır. Bir tür fiilî vahiy söz konusudur. Yaratma sırasında yaratılana gerekli donanım vahyedilmekte, yerleştirilmektedir. Ve, "Rûhulkudus" için özel isim olarak kullanılması bir yana tutulursa, Nebevî inançta "ruh" bir "şey" ismi değil, bir "emr"dir, üstelik "emrden"dir, eylem ya da söz; kısacası "vahy"dir.. Batınî inançlarda "alemin birliği" ilk ilkesi gereği "zaman"m da birliği vardır. "Ân-ı daim" diye adlandırılan bu "birlik içindeki zaman" oluşumlar paralelinde kendi içinde akıp durmaktadır. Bu yüzden de zaman "tek" bir parça olarak döngüsel bir yapıdadır. Hani Necip Fazıl"in bir şiirinde "zaman, o bir daire" diye ifade ettiği gibi.. Nebevî inançta ise, dünyadaki yaşamımızda ortak dil ve değerler kullanma gereğince uyguladığımız tarih ve takvim biçimindeki zamanı kastetmediğimizi belirterek söyleyelim, "ortak zaman" ya da "zamanın birliği" yoktur. Yaratılmış her varlık için ayrı bir zaman belirlenmiştir ve bunun adı da "ecel'dir. Ecel, belirlenen zamanın sonu değil, bir süreçtir. Yüce Allah'ın sürekli yaratıyor olması, evet, her eceli bir süreç, her süreci de bir ecel haline getirmektedir. Ve bu süreç dairevî, döngüsel, çevrimsel değil doğrusaldır. Başlangıcı "takdir", şimdisi "kaza", sonrası ise, ukbâdır. Yüce Allah'ın yaratmayı irade etmesiyle başlayan, burada yaşanan ve ahirete uzanan süreç... Nebevî iman edişin "rükünlerinden/iman çatısını taşıyan direklerinden" olan kadere ve ahirete iman bu zemin üzerine oturur. Döngüsel zaman inancına sahip bulunan Batınîlikte kader ve ahiret inancını oturtabilecek zemin yoktur. Peki, ya inanıyoruz diyorlarsa?.. İki beyinleri, iki kalbleri, iki kişilikleri var demektir.. Ya da, şu ya da bu alana uyumlu olarak söyledikleri iki şeyden birinin farkında değillerdir.

Çok uzadı.. Bir farka daha değinip, geçelim: Yüce Allah, yukarıda da değinildiği gibi, "ol" emriyle yaratma anında yarattıklarına gerekli bilgilendirmede bulunur, vahyeder.. Alemlerdeki bütün düzen bu bilgilendirmeyle aksamadan yürür. İnsan söz konusu olduğundaysa, durum biraz değişir. Biyolojik yaşamının sürmesi için gerekli bilgiler ona vahyedilmekle, yüklenilmekle birlikte, üstlendiği emanet için gerekli olan (belki de emanetin kendisi olan) "irade" kullanımı bağlamtndaysa, doğrudan vahiy yerine, Yüce Allah'ın gönderdiği yol gösterici Elçiler (hepsine selâm olsun) aracılığıyla iletilen vahye dolaylı olarak muhatap kılınır. Bu şu demektir ki, Yüce Allah sözgelimi balansına ne edip eyleyeceğini vahyederek bildirmişken, insana bu bilgiyi vermemiş, bilgilendirmeyi ancak (tümünü selâmla andığımız) Elçileri aracılığıyla yapmıştır. Bu durumda insanın kendi içine dönerek kendisi ya da varlık veya varoluş, insan yanı ile ilgili şu ve bu konusunda bilgilenmesi mümkün değildir. Bu alandaki bilgiler, yalnızca, (selâmla andığımız) Elçiler eliyle gönderilecektir. Bunun böyle olmasına karşın, Batınî inançlara göre, insan riyazet, seyr ve sülük, şu ve bu yolla salt gerçekliği, mutlak hakikati yakalama yetkinliğine sahiptir ve buna da "marifet" denilmektedir. Nebevî inanışta ise, mutlak hakikatin bilgisi Yüce Allah'tan Elçiler (hepsine selâm olsun) aracılığıyla ve bir "Haber" olarak gelir.. İnsanlar elçinin iletmesine, elçi de Yüce Allah'ın vahyet-mesine muhtaçtır. Bilgilenme konusunda aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir, bir akış vardır. Buna karşın, Batınîlerin "velayet nübüvetten üstündür" savları ise, kendilerinin kendi çabalarıyla ve marifet yoluyla "mutlak hakikat"! elde edebilen "er kişiler", ötekilerin de bilgiye erişmek için vahyi bekleyen "her kişiler" durumunda bulundukları yolundadır. Yaptıkları "Nebilerin velayetleri de vardır ve velayetleri nübüvvetlerinden üstündür" türü teviller ise, tepkileri gidermek üzere dile getirilen şeylerdir.

İmdi: Allah, yaratma, zaman (dolayısıyla kader ve ahiret), alem, ruh, bilgi ve haliyle de nübüvvet ve kitap konularında bu ölçüde taban tabana zıt olan inanışların sahiplerinin iki ayrı "inanç" içinde olduklarını, Aleyhissalatvesselâm Efendimiz Muhammedi Arabî'nin dininin yanı başına Muh-yiddini Arabî'nin dininin oturtulduğunu söylemenin dehşet verici bir yanı kalır mı, bu durumda?.. Öte yandansa, evet, gerçekten insanı dehşet içinde bırakması gereken bir yan vardır, bu olayda.. O da, bu Batmî/Ezoterik inanç sahiplerinin, geçmişte diğer dinler karşısında da yaptıkları gibi, İslâm'ın hakikatinin kendilerinde olduğunu söyle meleri ve, ve de, kimi Müslümanları da (keşke kimi olsa, birçoklarını da) buna inandırmış olmalarıdır.

Bu kandırılmışlığın bu yaygınlığı ise, iki önemli sonuç doğurmaktadır:

Birincisi, dinin özü, imanın hakikati ve benzeri nice ifadelerle ortalığı kaplayan Batınîlik, insanların, özellikle de inanmış kimselerin ve bu kimseler arasında da dinin gereklerini daha iyi yaşamak isteyenlerin yollarını kesmekte, onlar ile Kur'ân-ı Kerîm'in arasına girmekte.. Doğrudan doğruya Kur'ân-ı Kerîm'in önüne set çekmek ya da onu dışlamak yerine, beyinleri koşullandırıp Kitab'ın kendi inançları uyarınca algılanmasını sağlama yöntemlerini kullanmaları ise, olaydaki vehameti daha bir arttırmakta...

İkincisi, insanlara iradeleri terk ettirilerek, insanların iradeleri törpülenip köreltilerek değerlendirme, seçme, girişme, eylemde bulunma yetenekleri ortadan kaldırılmak suretiyle "sürüleştirme" gerçekleştirilmektedir.

Tek cümleyle, Yeryüzündeki halifeliği ve Yara-tıcısı'na karşı sorumluluğu gereği "irade" sahibi kılman insan hem bu donanımından, hem de irade kullanımı sırasında yol haritası olsun diye gönderilen Yüce Kitab'ı kavrama imkânından yoksun bırakılmaktadır.
***
Batılı bir tarih felsefecisi insanlık tarihinin gizli örgütlerin kavgasından ibaret olduğunu söyler. Evet, hem gizli örgütlerin kendi içlerindeki çe-kişmeleri ve hem de -özellikle- kendi dışlarında kalan kimseler üzerinde egemenlik kurup, sömürüde bulunmaları sürecidir, tarih.. Bu sürece, Yüce Allah, hep, tümünü de selâmla andığımız Elçiler göndererek müdahale etmiştir. Elçiler (tümüne selâm olsun), Batınî bağlantılarla burunlarından zincirle kula kul kılınan insanlığı özgürleştirmenin öğretisini getirmiş, savaşımını vermişlerdir. Ama Masonluktan Gül-Haç Şövalyeliğine, Karmatilikten bilmem hangi Batınî tasavvuf koluna varıncaya dek aynı inancı -farklı söylemlerle- taşıyan bütün bu gizli örgütler hep birbiriyle ilişki içinde bulunarak insanlığı "Kırklar, Yediler, Üçler" oligarşisinin pençesinde tutmayı başarmışlardır...

Son Yüzyıl içinde Kur'ân-ı Kerîm'in gücünü yeniden duyurması üzerine de, bunun önünü kesmek için hemen harekete geçilmiş, tasavvufun güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla ilk adımlar atılmış; ardından özellikle çağdaş eğitim alan kimselere uygun yorumlamalarla da Muhyid-dini Arabî misâli tasavvufun ihyası için kollar sıvanmıştır. Bu işi de Rene Guenon ve ekibi, izleyicileri yapmıştır ve yapmaktadırlar. Üstelik maneviyatçılık maskesi takınarak...

1992 Yılında bu tehlikeyi görüp, kitaplaştırmıştım. Felsefe, ilahiyat ve tasavvuf içerikli bu çalışmanın sunuşunu da "Verdiği görüntü, yol açtığı çağrışımlar farklı da olsa, elinizdeki bu eser, gerçekte, 'siyasal amaçlı' bir kitaptır." cümlesiyle yapmıştım. Çünkü, siyasal bir manevraya karşı çıkış söz konusuydu.

İslâm alemi üzerinde oynanan bu oyunun "entelektüel" bir düzlemde kalacağını düşünüyordum, o günlerde. Beyinleri işgale yönelik bir eylem görüyor ve buna karşı çıkıyordum. Ama, bugün görüyoruz ki, ne beyinleri bulandırmak amacıyla tasavvuf pompalanışı, ne beyinleri çelici yeni yorumlarla tasavvufun ihyası Kur'ân-ı Kerîm'in gücünü kırmağa yetmemiş olacak ki, topları, tüfekleri, gemileri, uçakları ve füzeleriyle saldırıya geçmiş bulunuyorlar.

Bilmeli, kabul etmeli ve hatta inanmalıyız ki, eylemde bulunan ne şu devlettir, ne de bu devlet.. Amaç, ne petroldür, ne egemenlik, ne de başka şey.. Haçlı Seferleri nasıl ki, "Doğu'nun zenginliği" bahanesi ve Kutsal Mekânları kurtarma söylemiyle yapıldığı halde gerçekte hedefte Kur'ân-ı Kerîm var idiyse, bugün de hepsi bahanedir, asıl amaç Kur'ân-ı Kerîm'in müminlerin O'na yönelişiyle ortaya çıkan gücünü kırmaktır. Hareketin bir Batınî inanç seferberliği olduğuysa, zaten, her gün medyada dillendirilmektedir.

Öyleyse, bizim için sorun Kur'ân-ı Kerîm'e yönelme ve sarılma sorunudur. Elbette yaşanan her türlü mazarratın/yitiğin giderilmesi için ne gerekiyorsa o da yapılacak, görünürdeki şartlara göre her türlü önlem alınıp eylemde bulunulacaktır. Ama, bu bahanelerin ardındaki gerçek sebebin Kur'ân-ı Kerîm'e karşı açılmış bir savaş olduğunu bilir de, bu idrâk içinde O'na yönelirsek, bilelim ki, hem sorunların tümünün çözümü ele geçirilecek, hem de Batınîliğin beli bir daha doğrulanmayacağı biçimde kırılacaktır.

Kur'ân-t Kerîm'le sınanıyoruz, tüm Müslümanlar olarak; bilelim ve O'na yönelelim.. Gerisi bahane... Kitab'a sahiden sahip çıkarsak, bize de sahip çıkılacaktır. Bu kadar...

* Umran Ocak 2005

 

 
  byeylemzayi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=