لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ
  Münafıkların görünüşte müslüman olmaları
 

Münafıkların görünüşte müslüman olmaları

İlim adamları müslümanlar adının zahirde münafıklar hakkında da söz konusu olacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü münafıklar zahiren teslimiyet göstermişler ve herkesin göreceği şekilde namaz, zekât, hac ve cihad gibi birtakım amelleri yapmışlardır. Nitekim Peygamber (s.a.v) de onlara İslâm'ın zahiren görülen hükümlerini uyguluyorlardı. Yine ilim adamları, imandan hiçbir ize sahip olamayan bir kimsenin Yüce Allah'ın şu buyruğunda yer alan kimselerin durumunda olacağı üzerinde de ittifak etmişlerdir:

"Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar." (Nisa, 145)


Ebu'l-Huseyn İbn Haris der ki:

Cennette dereceler, cehennemde de derekeler vardır. Dahhak da der ki:

Eğer basamaklar üst üste ise buna derece denilir, eğer biri ötekinin altındaysa buna da dereke denilir. Buna göre islâm'ını gösterenlerin kimisi cennette en üst derecede olacaktır ki, bu, Rasûlullah (s.a.v)'tır.

Nitekim sahih hadiste o,şöyle buyurmuştur:

"Sizler, müezzinin ezanını işittiğinizde, onun söylediklerini tekrarlayınız. Sonra benim için Allah'tan "vesile"yi isteyiniz. Vesile, cennette sadece Allah'ın kullarından birisine verilecek bir derecenin adıdır. O kulun ben olacağını ümid ederim. Her kim benim için Allah'tan vesile'yi isteyecek olursa, kıyamet gününde benim ona şefaatim helal olur." (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36, Menâkib, 1; Nesâî, Ezan, 37; Müsned, II, 168,265,III, 83)

Hz. Peygamberin:

"Şüphe yok ki, ben aranızda Allah'tan en çok korkan, O'nun sınırlarını en iyi bilen kişi olduğumu ümit ediyorum." (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Siyam, 74, 79;Ebû Dâvûd, Siyam, 36; Muvatta,Siyam, 9; Müsned.VI, 68,122,156) buyruğuna benzemektedir.

Bütün ümmet arasında Allah'tan en çok korkan ve Allah'ın koyduğu sınırları en iyi bilenin o olduğunda şüphe yoktur.

Aynı şekilde Hz. Peygamberin şu buyrukları da bunun gibidir:

"Ben (Allah tarafından kabul olunacak olan) duamı kıyamet gününde ümmetim için bir şefaat olarak sakladım. Benim bu şefaatim inşaallah Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölen kimseye erişecektir." (Buhârî, Tevhid, 31; Müslim, İman, 334,345; Tirmizî, Deavât, 130; İbn Mâce, Zühd, 37...)

"Ben sizin cennet ehlinin yarısını teşkil edeceğinizi ümit ederim." (Buhârî, Rikâak, 45, Enbiya, 7, Tefsir, 22, sûre, 1; Müslim, İman, 376,378; Tirmizî, Tefsir, 22, sûre, 1; Ibn Mâce, Zühd, 34, Müsned. III, 32 )

Buna benzer başka birtakım buyruklar da vardır, imam Ahmed ve başkaları, yeri gelince de belirteceğimiz gibi, imanda istisna yapılacağı konusunda bunu delil gösterirlerdi.

Maksat şudur:

Mü'minlerin en hayırlıları cennet derecelerinin en yukarılarında olacaklardır. Münafıklar ise cehennemin en alt basamaklarında olacaklardır, isterlerse dünyada zahiren müslüman olup kendilerine İslâm'ın zahir hükümleri uygulanan kimselerden olsunlar. Kendisinde bir arada iman ve nifak bulunan kişiye, müslüman adı verilir. Çünkü böyle bir kimse, katıksız münafıktan daha aşağıda değildir. Eğer onun münafıklığı daha baskınsa, imana hak kazanmaz. Aksine ona münafık adı daha çok yakışır. Çünkü siyah ve beyaz renkleri bir arada taşıyıp da, siyahı beyazından daha çok olan kimseye beyaz demekten daha çok siyah demek yakışır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:


"Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındırlar." (Al-i İmran, 167)


Eğer içinde münafıklık olmakla birlikte, imanı daha ağır basıyorsa, bu münafıklığı sebebiyle tehdide hak kazanır. Aynı şekilde kendilerine cennet vadedilmiş bulunan mü'minlerden olmaz, işte bu Muhammed b. Nasr'ın imam Ahmed'den naklettiğini belirttiği hususun lehinedir. Ancak ben imam Ahmed'in sözlerinden bana ulaşan ifadeler arasında böyle bir şey görmedim. Hallal ve benzeri de böyle bir sözü zikretmemişlerdir.

Muhammed b. Nasr der ki:

Bundan başkaları imam Ahmed'den şöyle dediğini anlatmıştır:

Her kim şu dört şeyi, yani zina, hırsızlık, içki içmek, insanların ehemmiyet vererek bakacakları türden bir şeyi talan etmek, bunların benzerleri yahut daha yukarısı işleri işleyenler müslümandır, fakat ben ona mü'min adını vermem. Her kim kebairden daha küçük olan günahları işlerse, biz ona imanı eksik mü'min adını veririz. Böyle bir görüşü savunan kişi şöyle der:

Peygamber (s.a.v) böyle bir kimseden iman adını nefyedince, ben de Rasûlullah (s.a.v) nasıl nefyettiyse öyle nefyettim. Fakat Rasûlullah (s.a.v) iman adını büyük günah işlemeyen kimseden nefyetmemiştir. Çünkü küçük günah işleyen mü'minin, bu günahı yaptığı iyilikler ve büyük günahlardan kaçınılması bu küçük günahına keffaret olur. Fakat küçük günahlardan da sakınan kimseye göre imanı eksiktir. Bu kişi gerçekleştirilmesi farz olan imanı gerçekleştirmiş olmamakla birlikte, ona başkaları sebebiyle keffaret olunan birtakım günahları da karıştırmıştır. Bundan dolayı da bu küçük günahları işlemeyen kimseden daha aşağı dereceye düşmüştür.

Rasûlullah (s.a.v)'in kendilerinden imanı nefyettiği kimselerden de o nasıl nefyettiyse, biz de nefyederiz. Bu gibi kimselerle tasdik ve imanın aslı bulunmakla birlikte bunlar kendisi sebebiyle imanın alınmasını hak ettikleri imandan olan şeyleri terketmiştir. Bunda münafıklık ve iman, küfür ve iman bir arada bulunabilir. Bunlara göre mutlak iman sahibine cennetle vadolunma hakkını kazandıran imandır.

Haricîler, Mutezile, Cehmiyye, Kerramiye'den olanıyla olmayanıyla Mürcie gibi heva ehlinden bazı kesimler şöyle demektedirler:

Kulda iman ve nifak bir arada olmaz. Onlardan kimisi bu konuda icma olduğu iddiasında da bulunur. Ebu'l-Hasan, kimi kitaplarında bu konuda icma bulunduğunu zikreder, işte bu noktadan itibaren iman konusunda yanlışlığa düşmüş, kitaba, sünnete, ashabı kiramın ve onların izinden güzel bir şekilde giden tabiinin eserlerine muhalefet ettikleri gibi, akim açık gereklerine de muhalefet etmişlerdir. Hatta Haricîlerle, Mutezile, bu bozuk aslı bir kenara iterek şöyle demişlerdir:

Aynı kişide kendisi sebebiyle sevabı hak edeceği itaatla kendisi sebebiyle cezayı hak edeceği masiyet bir arada bulunmaz. Aynı kişi bir bakıma övülmeye değer diğer bir açıdan da yerilmeye değer olmaz. Bir bakıma sevilen, kendisine dua edilen bir kişi diğer açıdan ise kendisine gazab edilen, hıyanet edilen bir kişi olmaz. Aynı kişinin onlara göre hem cennete, hem cehenneme girmesi düşünülemez. Aksine bunlardan herhangi birisine giren onlara göre ötekisine alsa girmez. Bu bakımdan herhangi bir kimsenin cehennemden çıkartılmasını ve cehennemliklerden herhangi birisi hakkında şefaat edilmesini reddederler. Mürcie'nin aşırılarından nakledildiğine göre bu esas noktada onlara muvafakat etmişlerdir. Fakat onlar şöyle derler:

Büyük günah sahipleri cennete girer fakat cehenneme girmezler diyerek öbürlerinin zıddı kanaat belirtirler.

Ehl-i sünnet ve'l-cemaat, Ashab-ı kiram ve onlara güzel bir şekilde uyanlarla, hadis, fıkıh ve kelam ehli olan diğer müslüman taifeler ve bu arada fukahanın Mürciesi Kerramiye, Küllabiye, Eş'ariye, Mürcie'ye mensup olanları ve olmayanlarıyla Şia şöyle der:

Aynı kişide Yüce Allah cehennemle azab ettikten sonra, onu cennete sokabilir. Nitekim sahih hadisler bunu açıkça ifade etmiştir. Bu kişi kendileri sebebiyle azaba uğratıldığı günahlara ve kendileri sebebiyle cennete gireceği hasenata sahip olan kişidir. Bu kişinin masiyeti ve itaati vardır, işte ittifakla bu taifeler böyle bir kimsenin hükmünün bu olduğunda anlaşmazlığa düşmemişlerdir. Bunların anlaşmazlıkları böyle bir kimseye verilecek isimdedir.

Cehmiyye'ye mensup olanlarıyla olmayanlarıyla Mürcie şöyle der:

Böyle bir kimse imam kamil bir mü'mindir. Ehl-i sünnet ve'l-cemaatin görüşü, bunun imanı eksik bir mü'min olduğu şeklindedir. Nitekim böyle bir kimsenin müslümanların ittifakıyla "birri" de takvası da eksiktir. Acaba buna mü'min adı verilir mi?

İşte bu konuda iki görüş vardır. Eğer keffarette, azab edilmesi gibi dünya hükümlerine ilişkin olarak soruluyorsa, böyle bir kişi mü'mindir denilir. Aynı şekilde:

"Ey mü'minler!" hitabının kapsamına girip girmediği hakkında sorulursa, yine bu cevap verilir.

Ahiretteki hüküm hakkında sorulacak olursa şöyle denilir: Böyle bir kimse kendilerine cennetin vadolunduğu kimselerden değildir. Aksine bununla birlikte cehennemde ebediyyen kalmasına neden olan bir iman vardır. Bu iman sayesinde eğer Allah onun günahlarını bağışlamayacak olur, cehennemde azab edildikten sonra cennete girecektir, işte o imanı ile mü'min, büyük günahı dolayısıyla fâsıktır, yahut imanı eksik mü'mindir diyenler, bundan dolayı böyle söylerler. Böyle birisine mü'min adını vermeyen ehl-i sünnet mensubu kimselerle Mûtezile'ye mensub olanlar şöyle derler:

Fâsıklık adı iman adına aykırıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"İmandan sonra fâsıklık adı ne kötüdür" (Hucurat, 11),

"mü'min olan kişi hiç fâsık olan gibi olur mu?" (Secde, 18)


Peygamber (s.a.v) de:

"Müslümana sövmek fâsıklık, onunla çarpışmak küfürdür" (Buhârî, İman, 36, Edeb, 44, Fiten, 8; Müslim, İman, 116; Tirmizî, Birr, 52, İman, 15;Nesâî, Tahrim, 27; İbn Mâce, Mukaddime, 7,9, Fiten, 4) buyurmuştur.

Bu esasa göre bazı kimselerde küfrün bir türü bulunmakla birlikte, iman da bulunabilir, işte kişiyle birlikte zerre ağırlığından daha fazla imandan eser bulunduğundan dolayı, cehennemde ebediyyen kalacak kimselerden olmamakla birlikte Peygamber (s.a.v)'in birçok günaha "küfür" adını vermesi bu şekildedir. Mesela:

"Müslümana sövmek fâsıklık, onunla çarpışmak küfürdür" buyruğu ile

"Benden sonra biribirlerinizin boynunu vuran kâfirler olup gerisin geri dönmeyin" (Buhârî, İlm, 43; Müslim, İman, 118-120; Ebû Dâvûd, Sünne, 15; Tirmizî, Fiten, 28; Dârimî, Menasik, 76; Müsned, II, 85, V, 37, 39) buyruğu da böyledir.

Bu buyruk ise Peygamber (s.a.v)'den Buhari'nin Sahih'inde birden çok yoldan gelmiş müstakil bir rivayettir. O, Veda Haccı'nda bunun insanlara açıkça ilan edilmesini emretmiştir. Haksız yere biribirlerinin boyunlarını vuranları "kâfirler" diye adlandırdığı gibi, bu fiili de "küfür" diye adlandırmıştır. Bununla birlikte Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Eğer mü'minlerden iki taife biribirleriyle çarpışırlarsa aralarını İslah edin... Mü'minler ancak kardeştir." (Hucurat, 9-10
)

Yüce Allah bu buyruğunda bu kimselerin bütünüyle imandan çıkmadıklarını, fakat onlarda küfür mahiyetinde olan bir şeyin de bulunduğunu açıklamaktadır ki, o da bu özelliktir. Nitekim ashabın biri küfürden daha aşağıda bir küfür vardır demiştir. Aynı şekilde Hz. Peygamberin:

"Her kim kardeşine "ey kâfir" diyecek olursa, onlardan birisi bu hitabı alır" (Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111,Tirmizî, İman, 16) buyruğu da böyledir. O kişinin bu sözü söylediği zaman ona: "kardeşi" adını vermiştir ve ikisinden birisinin de bu hitabı taşıyacağını haber vermiştir. Eğer onlardan herhangi birisi bütünüyle İslâm'dan çıkacak olsaydı onun kardeşi olmazdı fakat onda bir miktar küfür de vardır.

Sahih hadiste yer alan:

"Bilerek kendisinin babasından başka bir kimseden olduğunu iddia eden bir kimse mutlaka kâfir olur" (Buhârî, Ferâiz, 29;Müslim, 112,114,115, Ifk, 21; Tirmizî, Vasâyâ, 5; Velâ, 3; İbn Mâce,Hudûd, 36, Vasâyâ, 6...) hadisi de böyledir.

Bir diğer hadiste de şöyle buyurulmuştur:

"Basit bile olsa, bir nesebden uzak olduğunu belirten bir kimse, Allah'ı inkâr etmiş olur" (İbn Mâce, Ferâiz, 13; Dârimî, Ferâiz, 2;Müsned, II, 215)

Lafzı nesh olunan Kur'an-ı Kerîm'deki ifadelerden birisi de şöyleydi:

"Babalarınızdan yüz çevirmeyiniz. Sizin babalarınızdan yüz çevirmeniz küfürdür" (Buhârî, Ferâiz, 29;Müslim, İman, 113,114. Ancak "Kur'an'da olup nesh olunan lafız lardan" olduğu konusunda bir kayıt yoktur)

Anne baba hakkı Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi, Allah'ın hakkıyla birlikte zikredilmiştir:


"Bana ve anne babana şükret diye (emrettik). Dönüş yalnız banadır." (Lokman, 14),

"Ve Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz, anne babanıza iyilik edesiniz diye hüküm verdi." (İsra, 33)


Baba, çocuğun kendisinden yaratıldığı aslı oluşturur ve çocuk, babanın kazancı arasındadır.

Nitekim Yüce Allah
:

"Malı ve kazancı (çocuğu) kendisine bir fayda sağlamadı" (Tebbet, 2)
buyurmuştur, işte anne ve babayı inkâr, küfrün dallarından bir daldır. O, Rabbinin kendisini kendisinden yarattığı kişiyi inkâr etmiştir. Dolayısıyla Rabbin kendisini yaratışını inkâr ediyor demektir. Bizden öncekilerin dillerinde rabbe "baba" deniliyordu. O bakımdan böyle bir inkâr, bir tür Allah'ı inkârdır. Fakat bu türden bir inkâr, bütünüyle yaratıcıyı inkâr etmek gibi değildir. Diğer hadislere ilişkin açıklamalar, da ileride yapacağız.

Burada maksat, nasları tanıma konusunda kapsamlı bir esası ortaya koymak ve insanların anlaşmazlığa düştükleri hususu kitaba ve sünnete havale etmektir. Bu iki kelimenin çokça zikredilmesi dolayısıyla insanlar iman ve İslâm adının nelere verileceği hususunda birçok noktada anlaşmazlıkları vardır, insanların bu konudaki sözleri çoktur. Bir isme ilişkin açıklamalar çoğaldıkça kimi zaman mutlak ve kimi zamanda bir kayda bağlı olarak, bir başka yerde de bir başka kayda bağlı olarak zikredilirse, bu onun anlamının kısmen de olsa iyice tesbit edilememesine sebep olur. Diğer taraftan bu söz ne kadar çok işitilirse, bu hususta içinden çıkamayanların da sayısı artar. Bunun sebeplerinden birisi de şudur:

Bazı insanlar o sözün geçtiği bazı yerleri duymuştur, diğer bazısını duymamıştır. Onun işittiği bir kayıtla kayıtlı olduğundan, o da bunun belli bir anlama özgü olmasını gerektirdiğinden, diğer kullanımlarının da bu anlamda olduğu zannına kapılır. Bir kimse bu lafzın genel olarak bütün kullanma yerlerini bilinceye kadar bilgisini, öğrenmesini sürdürüp de şüphenin söz konusu olduğu yerleri öğrenirse, o zaman her hak sahibine hakkını verir ve en hayırlı sözün Allah'ın sözü olduğunu bilir. Onun beyanından daha mükemmel bir beyan olmadığını anlar. Müslümanların gerek duydukları dinlerine ait ve üzerinde icma ettikleri hususlar hakkında anlaşmazlığa düştükleri hususlardan kat kat fazla olduğunu da görür.

Ehl-i sünneti ve ehl-i bid'atiyle müslümanlar, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmenin farz olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde zekâtın, orucun, haccın ve namazın farz olduğu üzerinde, Allah'a itaat edip de cennete girenin azap görmeyeceği üzerinde de ittifak etmişlerdir.

Yine Hz. Muhammed (s.a.v)'in Allah'ın gönderdiği Rasulü olduğuna iman etmeyenin kâfir olduğu üzerinde de ittifak etmişlerdir. Kendilerini İslâm ve imana nisbet edenlerin üzerinde ittifak ettikleri bu hususlar, dinin asılları ve imanın kaidelerini oluşturur. Artık bundan sonra tehdide dair bazı hükümler üzerinde anlaşmazlığa düşmeleri, yahut bazı isimlerin bazı anlamları hakkındaki anlaşmazlıkları, ittifak ettikleri şeylere oranla önemsizdir. Bununla birlikte kitap ve sünnetten açıkça anlaşılan hakka muhalefet edenler, ümmetin cumhuru tarafından bid'atçi olarak tanınırlar. Onların sapık olduklarına ilişkin tanıklık vardır. Ümmet arasında onların sözleri doğru kabul edilmez ve genel kabulleri yoktur. Haricîler, Rafızîler, Kaderîler ve benzerleri böyledir, ilim ehli ve sünnet ehli insanların çoğunun farkına varamayacağı açıkça anlayamayacağı, oldukça ince meseleler hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Fakat hakkında anlaşmazlığa düştükleri hususları Allah'a ve Rasûlüne havale etmeleri gerekir, iman ve İslâm meselesinde işi Allah'a ve Rasûlüne havale etmek halindeyse, her iki isim hakkında şu gerçek ortaya çıkar:

Her ismin müsemmasına sahip olmak farz olup kişi mü'min ve müslüman olmadıkça hiçbir kimse cennete hak kazanamaz, işte bu konuda gerçek, Peygamber (s.a.v)'in Cibril hadisinde yaptığı açıklamadır. O dini ve dinin mensuplarını üç tabakaya ayırmıştır.

1 - Birincisi İslâm,

2 - Ortası iman,

3 - En üstünü de ihsan tabakasıdır.

Bir üstüne ulaşan, kendisinden altta bulunana da ulaşmış demektir.

İhsan edici kimse mü'mindir, mü'min de müslümandır. Müslüman olan kimsenin ise mü'min olması gerekmez.

 

                                                                            -İbn teymiyye-

 

 
  byeylemzayi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=