لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ
  DAVETİN TEMEL NİTELİKLERİ
 

DAVETİN TEMEL NİTELİKLERİ

Prof. Dr. Seyyid Kutub

"Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara (Kur'an'la) büyük bir cihad ver." (Furkan Sûresi, 25/52)

Elimizde iman davasına ilişkin büyük bir gerçek bulunmaktadır. İslam davetçilerinin sürekli olarak hatırlamaları, inceden inceye düşünmeleri, bunun îmanı, pratik ve psikolojik içeriğini iyice anlamaları gerekmektedir.

Resulullah (s.a.v.) hiç kuşkusuz bunu yalın bir inanç ve gönül işi bir itikad planında yapmıyordu. Aksine durum bundan ibaret olsaydı sorunun halledilmesi çok kolay olurdu.

Müşriklerin savunduğu anlaşılmaz şirk inancı İslamın açık ve net olan güçlü akidesine karşı koyacak kadar sağlam ve kuvvetli bir yapıya sahip değildi. İslam akidesinin getireceği düzen ve yönetim, müşriklerin Hz. Peygambere inatçı bir tavır takınarak karşı gelmelerinin tek nedeniydi.

Tarihi olayların anlatıldığı ve Kuran-ı Kerimin sık sık üzerinde durduğu gerçek budur. Toplumsal mevkiler bu inatçı karşı koyuşun asıl sebebiydi. O zaman ki ortamda hakim olan övünç vesilesi yargılardı. Ve bütün bunların gereğini maddi menfaatler teşkil etmekteydi. Görüldüğü gibi bozuk ve çürük olan şirk akidesiyle, sağlam ve doğru olan İslam akidesine şiddetle karşı koymalarının temel nedeni buydu.

Cahili Arap müşriklerinin yaşadığı hayat biçimi, çıkarları, lezzet ve şehvetleri ise daha başka sebeplerdi.

Şüphesiz müşriklerin bu inat ve direnişlerini artıran bu nedenler olmuştur.

İslam akidesine ve bu akidenin getirmiş olduğu üstün ahlaki ve ruhi değerlere karşı daha sert bir tutum ve davranış içine girmelerine neden olmuştur. Çünkü bu inanç üstün ahlaki değerleriyle zevk ve şehvetlerinin azgınlığına izin vermiyordu. Ahlaki kayıtlardan uzak çılgınca cahili hayata göz yumuyordu.

İşte İslam devletine tamamen karşı koyulmasını, bu sebepler teşkil ediyordu.

Hakimiyete, değer yargılarına, toplumsal makam ve mevkilere, hiç bir ahlaki değeri kabul etmeyen sınırsız özgürlüklere ilişkin nedenlerin tümü bir arada engel teşkil ediyordu.

İşte bu sebepler her yerde ve her devirde aynı işlevi yerine getirmektedirler. İşte bütün bunlar İslam davasına karşı koyuşun tek ve değişmez nedenleridir. Çünkü bu inanç kavgasının değişmez, inatçı düşmanları vardır ve hep varolacaktır. Pek çok zorluk ve sorumlulukları olan hemen bitmeyecek bir kavgadır bu.

Bütün bunlara rağmen direnmek elbette ki büyük bir zorluk gerektirir.

Bu sebeple İslam davetçileri nerede ve hangi zamanda bulunurlarsa bulunsunlar Allah-u Tealanın emrettiği o büyük hakikati kalplerinde yaşatmalıdırlar.

"Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) sabret. (Müşrik) günahkâr veya kafirlere sakın itaat etme."

Bu ayeti kerimenin Hz. Peygambere (s.a.v) nazil olduğu şartlar ise elbette ki belli bir savaşın, davanın şartlarını içermekteydi. Bunlar İslam davetçisinin nerde ve ne zaman bir davası varsa söz konusu olabilen şartlardır. Resulullah (s.a.v) Allahü Tealadan uyarma görevini alınca kendisine :

"Ey örtüye bürünen! Kalk ve Uyar" (Müddesir Sûresi, 74/1) diye emredildi. O söz konusu tüm engel ve nedenlerle, kalktığı zaman karşı karşıya gelmişti. Bu nedenler, insanları yeni davetten alıkoyan, batıl inançla hareket eden, sert bir tepkiyle kendini göstermekteydi. İnanç ve yönetimlerini makam ve mevkilerini kurulu düzenlerini, kısacası bu akidenin şiddetle tehdit ettiği bütün varlıklarını korumak için küfrü ve fesadı inatla savunmak tek hedefleriydi.

Müşriklerin çeşitli şekillerde ortaya çıkan şiddetli tepkileri, ilk önce mü'min azınlığa işkence ve eziyet etmekle kendini göstermiştir. Bu yolla İslami akideye tam teslim olmuş mü'min azınlığı inançlarından vazgeçirmeye çalışmışlardır. Amaçları, İslam akidesini çeşitli yöntemlerle çarpıtıp kötü gösterecek yeni mü'minlerin davaya katılmasını engellemektir. Bununla birlikte insanların akide sancağına katılımını önlemek, iman gerçeğini tanıyıp tadan kimselere fitne ve eziyet vermekten daha kolay yapılmıştır.

Tüm bu baskı ve işkenceler yapılırken asıl dava sahibi Muhammed (s.a.v) ile uğraşmaktan da geri kalınmamıştır. Bazen cazip teklifler yaparak bazen de tehdit ve eziyet ederek onunla ortak bir noktada anlaşma yapmak tek amaçları olmuştur. Çünkü bu, insanlarda geleneksel bir alışkanlık olmuştur.

Bu ve bunun benzeri yöntemler davetçilerin her zaman ve her kuşakta karşı karşıya kalabileceği yöntemlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v) Allah'ın insanların şerrinden ve fitnesinden koruduğu bir elçi olmakla beraber bir insandı. Bu eşsiz insan, yanındaki azınlık bir mü'min grubuyla ağır bir hayat pratiğine göğüs germekteydi. Muhakkak ki Yüce Allah onun bu durumunu biliyordu. Yol işaretlerini kendisine göstermeden onu bu ağır şartlar karşısında tek başına ve yardımsız bırakmıyordu. Bu yardım destek ve yol işareti de şuydu:

"Hiç şüphesiz biz Kur'an-ı bölüm bölüm üzerine indirdik." (İnsan Sûresi, 76/23)

Bu birinci uyarı işaretiydi. Kur'an-ı Kerim bu davanın başvuru kaynağı ve hakikatinin çıkış noktası olmuştur.

O, Allah'tan gelen yegane kaynaktır...

Bu Kur'an-ı, bu davanın kaynağı olması için indirmiştir. Başka hiç bir kaynağı olmayan eşsiz ve kutsal bir davadır bu. O halde Kur'an gerçeğini bu kaynaktan beslenmeyen başka bir kaynakla karıştırmak mümkün olamaz. Çünkü bu kaynaktan başka hiç bir yerden bilgi alınamaz ümit beklenemez.

Yüce Allah bu kutsal davayı hiç bir zaman yardımsız bırakmayacaktır. Davetçiye görev veren odur, Kur'an-ı indiren de odur. Ve İslam davetçilerini kesinlikle yalnız bırakmayacak olanda yine Yüce Allah'tır.

Batıl ve şer kuvvetler, mü'minlerin üzerine vararak onlara olmadık işkence ve eziyeti yapacaktır. İslam düşmanlarının vazgeçilmez tek silahları, iman etmiş mü'minleri Allah'ın yolundan alıkoymak olacaktır. Kendi inanç, yönetim ve geleneklerinden çok; içine daldıkları fesat ve şerri korumaktan daha çok bu konuda ısrar edeceklerdir. Barış yapmayı, bir ülkede karmaşıklık çıkarıp ikiye bölmeyi ve orta yolda anlaşma yapmayı kendileri teklif edeceklerdir. Böyle olumsuz ve zor bir durumda bu tür teklifleri reddetmek zor bir iştir. İşte böyle bir anda Allahü Tealadan ikinci bir uyarı daha geliyor.

"Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) sabret günahkâr veya kâfirlere sakın itaat etme."

Batıla ve kötülüğe mühlet vererek müminlerin çektiği çile, deneme ve şirkten arınma döneminin uzatılması Yüce Allah'ın takdirine bağlıdır. Ve o tüm bunları kendi bildiği bir hikmetle yerine getirir. Kaderi ve hükmünü uygulaması için yapar bunları.

"Rabbinin (yazılmış va'di gelinceye kadar) sabret."

Çirkefe düşmüş batıla, çoğalan kötülüğe işkence ve eziyetlere karşı sabret. Akide hesabına sana teklif ettikleri barış ve orta yol çözümlerini kulak ardı edip, Kur'an'la gelen hakkın üzerinde daha çok sabret.

"Günahkar ve kafirlere sakın itaat etme"

Çünkü o günahkar ve kafirler seni iyilik itaat ve hayra davet etmiyorlar. Öyleyse ilgini çeker ve seni razı eder zannıyla, çeşitli teklifler yaparak seninle buluşmak isteyenlere sakın uyma. Onlar güzel kadınlarla evlenmeyi teklif ediyorlardı. Kısacası davetçileri bu akideden caydırmak için, batıl ehli, bilinen tüm pis ve aşağılık şehvetleri teklif etmekteydi.

Yüce Allah ise uyarıyordu.

"Günahkâr ve kafirlere sakın itaat etme."

Üzerinde anlaşacağınız hiç bir ortak yönünüz yok. Hayat nizamını, evrensel düşünceni onların düşüncesinden, sahip olduğun hakkı onların batılından, imanını onların küfür batağından, nurunu onların karanlıklarından ve hakseverliğini onların cahiliyesinden ayıran, geniş iki yaka arasına karşılıklı olarak geçiş sağlayabileceği bir köprü kuramazsın. Öyleyse, bu iş uzasa da fitne çoğalsa da cazip öneriler gelse bile, bu eşsiz akideyi korumak ve güçlendirmek için sabır göster.

Allah'ın dinine davet eden kimselerin akıllarından çıkarmamaları gereken bir gerçek vardır ki, bu da Yüce Allah'ın ilk davetçi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) bildirdiği gerçektir.

Bu davanın asıl sahibi, bu davet görevini ona indiren Allahü Teala'dır.

Günahkarların çağrısını yaptıkları batılla, indirilmiş bulunan hakkın bir arada bulunması imkansızdır. Hakla batılın yardımlaşması, ortak bir noktada buluşması gibi bir durum söz konusu olamaz. Hakla, batıl tam birbirinin zıddı iki hayat sistemi oldukları için, hak davetçisiyle, batıl davetçisinin anlaşması mümkün değildir. Çünkü bu iki yolun birbirine kavuşması imkansızdır.

Batıl elinde bulunan güç ve işkenceleriyle mü'min azınlığa ve onların zayıflığına karşı bir zafer kazanmışsa bu elbette ki Allahü Tealanın takdir ettiği bir hikmettir.

Dua ve tesbihle Allah'tan yardım ve destek beklemek, O hükmünü verinceye kadar sabretmek bir zorunluluktur. Öyleyse bu kutsal davanın yolcuları sözkonusu hakikati kalplerinde yaşatmalıdırlar.

Müşriklerin tüm bu çabalarının amacı "davet" konusunda pazarlık yapmaktı ve Hz. Peygambere karşı kullandıkları pek çok yöntem vardı. Ama Yüce Allah güç sahiplerinin davetçilere karşı sürekli olarak başvurdukları çabalardan Rasulunu korudu. İktidar güçleri mü'minlere cazip teklifler yaparak az da olsa sapıtmalarını, bu davadan ayrılmalarını gaye edinmişlerdir. Büyük maddi menfaatler karşılığında, ortak bir noktada buluşup anlaşmak isterler. Öyle davetçi işin daha kolay olduğunu sanarak davasından sapabilir.

Bu iktidar güçleri mü'minin davasından tamamen vazgeçmesini istemiyor, aksine yarı yolda buluşmak için inançlarından taviz vermesini istiyorlar.

Şeytan bu açığı kullanıp davetçiyi kandırmaya çalışmaktadır. Davasından biraz taviz verse iktidar sahiplerini kazanacağı zannına düşürüp bu işin dava hayrına olacağı düşüncesine inandırıyor. Fakat yolun başında verilecek en küçük bir taviz bile, yolun sonunda sapıtmaya engel olamayacaktır. Kaldı ki az bile olsa, bir teslimiyet kabul eden, bir ucu elden kaçıran davetçinin bundan sonra durması mümkün değildir. Dava adına geriye doğru atılan her adım cahiliyete teslimiyetin kaçınılmaz sonudur. Çünkü dava iman davasıdır. Küçük bir taviz veren, en ufak bir noktayı görmezlikten gelen davetçinin İslam akidesine gerektiği gibi iman etmesi mümkün değildir. Mü'minlerin nazarında davanın her tarafı aynıdır, haktır. Bu kanunda üstün veya en üstün bir anlayış söz konusu olamaz. Zorunlu ve fazladan anlayış olamaz. O tam ve mükemmeldir. Bir parçası kaybolursa, diğer parçalar tamamen kaybolur, özellikleri biter, Tıpkı bir azasını kaybedince tüm özelliklerinden yoksun olan bir organizma gibi...

İktidar güçleri basamak basamak davetçiye yaklaşırlar. Davetçiler heybet ve kararlılıklarını bir parçadan taviz vererek kesinlikle kaybederler. Bu güçler pazarlığı sürdürüp fiat artsa da sonucun kendi zaferleriyle biteceğini bilirler. Davanın bir tarafından verilen en küçük tavizin sonucu elbetteki hüsran olacaktır. İktidar sahipleri İslam akidesinin yardımcısı olamazlar. Çünkü Allah mü'minlerin güvendikleri ve dayandıkları yegane güçtür.

"Neredeyse onlar (önerileriyle) seni, sana vahyettiklerimizden saptırıyorlardı. Üzerimize yalan düzeydin diye (bu önerileri yapıyorlardı) Seni, ancak o zaman kendilerine dost edinirlerdi. Eğer sana sebat vermemiş olsaydık neredeyse az da olsa onlara meylediyordun. O takdirdeyse sana hem dünyada hem de ahirette kat kat azap verirdik. Ve bundan sonra sen bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.

Onlar, seni kısa bir zaman içinde yurdundan çıkarmaya çabalıyorlardı. Bu durumda onlar, senden sonra çok az bir süre orada kalırlardı. Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin durumu hakkındaki kanundur. Bizim kanunumuzda asla bir değişiklik göremezsin." (İsra Sûresi, 17/73-77)

Ayetlerden de anlaşılıyor ki akideden azıcık sapmanın etkileri hemen diğer alanlara yayılır. Bu sapma zamanla akide sınırlarını aşar toplumsal hayat şartlarına, adet gelenek ve göreneklere kadar sirayet eder. Akîde, iman, yaşamın ana gayesidir. Bu dine ilişkin pazarlık metodları ise pek çoktur. Düşmanın amacı ortak bir yol üzerinde antlaşma yapmaktır. Tıpkı alışverişte yapılan anlaşmalar gibi. Fakat iman, itikad ile alışveriş arasındaki fark büyüktür. Bunun için davetciler akidenin hiçbir yerinden vazgeçemezler. Onun her parçası tıpkı tamamı, kendisi gibidir. Daha da ötesi akide küçük ve büyük ayrımı yoktur.

Sonuç olarak akide konusunda itaat yoktur. Akide konusunda bir parçadan bile vazgeçmek yoktur. Akide konusunda orta yol veya hiçbir yol yoktur.

İslamın cahiliyyeye karşı takındığı tavır her zaman ve tüm mekanlarda böyledir. Cahiliyyenin dünü ile bugünü arasında hiçbir fark yoktur. İslam ve cahiliyye arasında ise aşılması mümkün olmayan üzerine hiçbir köprünün atılamayacağı geniş uçurumlar vardır. Aralarında barışı mümkün olmayan bir savaş vardır.

Öyleyse cahiliyyeden ayrılış bir zorunluluktur. Değişik ana hatların, ortaya çıkması için...

Tevhid ve şirk...

Birbirinden ayrı, uyuşması mümkün olmayan iki sistemin adıdır. Tevhid insanı bir Allah'a yönelten sistemin adıdır. Öyle bir Allah ki tüm kainatı yaratan ve ortağı olmayan, insanın inanç esaslarını, yasa ve hükümlerini, hayat metodunu, ölçülerini, edep ve ahlakını, hayata ilişkin düşünce sistemini nereden alabileceğini belirleyen bir sistem...

Ve mü'min tüm bunları sadece ve sadece Allah'tan alır. Gizli ve açık hiçbir şekilde şirk unsurları bulaşmadan tüm hayatı bu esasa dayanması ve bu esas üzerinde cereyan etmesi gerekmektedir. İşte böyle bir ayrılığın gerçekleşmesi hem davetci açısından hem de davet edilenler açısından bir zorunluluktur.

Şu çok iyi bir şekilde bilinmelidir ki cahiliyye tüm tabiatı ile yine eski cahiliyyedir. İslam'da öyle...

Aralarında uçurum büyüktür. O zaman tek çare cahiliyyeden tamamen bir ayrılış ve bütün kirlerden arınmış olarak İslama giriş. Cahiliyyeyi bırakıp İslama hicret işte yolun ilk adımı budur. Davetçinin ilk adımı cahiliyyeden kopuş ve tamamen bu kopmuşluğun şuurunun taşınması. Davetçinin düşünce yapısıyla, hayat metodu ve günlük fiilleri ile cahiliyyeden ayrılmasıdır. İşte bu ayrılış gerçekleştiği zaman orta yolda anlaşmaya, yardımlaşmaya imkan yoktur. Bu ayrılış cahiliyye mensuplarının, mensup oldukları düzenlerini tamamen terkedip İslam saflarına katılacakları güne kadar sürecek bir ayrılıştır.

Şu halde orta yol çözümlerine başvurmak, yolun bir yerinde buluşmak veya cahiliyyeye bir yama olmak yoktur. Cahiliyye İslam kılıfına bürünsede...

Cahiliyyeden ayrılmak ve bunu bilinç altına yerleştirmek davetçinin ilk adımı ve mihenk taşıdır. Çünkü o kendisinin tüm bu cahileyye insanlarından uzak olduğunu bilmek zorundadır. Bunu bilinç altına iyice yerleştirmek zorundadır. Onların dini onlara, kendi dini kendinedir. Onların yolu onlara kendi yolu kendinedir. Bir tek adım dahi olsa onların yolunda yürüyemez. Çünkü davetçinin görevi, yaranmaya kalkışmadan yolundan küçük veya büyük hiçbir şekilde ödün vermeden onları yolları ile başbaşa bırakmaktır. Çünkü tam bir soyutlanma, tam bir ayrılış ve apaçık bir kararlılık sözkonusudur.

İslam davetcileri bugün böyle bir ayrılış ve kararlılığa ne kadar muhtaçdırlar. Tamamen sapmış bir cahiliyyenin içerisinde, Allah'ın dinini daha önce tanıyıp da zamanla bu dinin gerçeklerinden uzaklaşmış insanların arasında, İslamı yeniden hayata geçirme şuuruna ne kadar da muhtaçdırlar. Akide ile bir zamanlar tanışdıkları halde:

"Kalpleri katılaşan ve pek çoklarıda fasık olan" (Hadid Sûresi, 53/16)

İnsanların arasında bu bilince ne kadar da muhtaçdırlar.

Öyleyse orta yol çözümlerine başvurmak yolun bir yerinde buluşmak yoktur. Cahiliyyenin hatalarını ıslah etmek, ona yama olmak ...

Bunların hiçbiri yoktur. Olması gereken tek şey davettir. Tıpkı ilk günkü davet gibi. Cahili bir ortamda, ama cahiliyyeden tamamen ayrılmış şekilde bir davet.

"Sizin dininiz size benim dinim banadır"

Bu ayrılış gerçekleşmediği sürece aldanmak, cahiliyyeye yama olmak devam edecektir.

Sonuç olarak yukarıda sözkonusu ettiğimiz ana esaslara dayalı olmayan bir İslam çağrısı, sönük ve güçsüz olmaya mahkumdur. Çünkü bu çağrının dayandığı tek nokta kararlı olmaktır. Açıklık, belirlilik ve cesarettir. İşte ilk çağrının kullandığı yolda buydu.

"Sizin dininiz size benimde dinim banadır."

"Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara (Kur'an'la) büyük bir cihad ver."

 

 

 
  byeylemzayi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=