لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ
  Fantezilerin Dünyasından Gerçeklerin Dünyasına
 

Bir katliamlar, işgaller ve işkenceler çağında yaşıyor olmamıza rağmen; akıldışı bir çağda yaşıyor olmamıza rağmen; İslam toplumlarında, gerçeklere değil, fantezilere dayalı çerçeveler, yorumlar, özlemler ve umutlar varlığını bütün zenginliğiyle sürdürüyor, sürdürebiliyor. İlkelci güçlerin, düşüncelerin ve eylemlerin, küresel egemenliği sürerken; toplumlarımız gerçek dışı algılarla yönetiliyor, tarihsel, ulusal efsanelerle, ideolojik efsanelerle yönetiliyor. En geniş anlamda dayanışmalara, büyük kardeşliklere ihtiyaç duyduğumuz, içerisinde bulunduğumuz tarihsel dönemde bile, maalesef, etnik ben merkezcilikler, mezhep ve meşrep ben merkezcilikleri bağnazca ve tutkuyla sürdürülebiliyor. Müslüman bireyler, hizip liderlerinin, cemaat liderlerinin, parti liderlerinin mülkiyeti altında yaşadıkları için, kendi iradelerini hiçbir suretle gerçekleştiremiyor; ufukları, parti/hizip/cemaat liderinin ufkuyla sınırlı olan ve liderlerini kayıtsız şartsız taklit eden bireyler, bu kölece ilişki sebebiyle düşüncesizleştiriliyor ve akıl yürütme yeteneklerini yitiriyor. Bütün bu nedenlerledir ki; Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumlarda, toplumdışı, siyaset dışı konumlara mahkum edilmiş bulunuyorlar. Yine bu nedenledir ki; Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları dünyayı sorgulayamıyor, basmakalıp klişeleşmiş dini çerçeveleri asabiyetle koruyor, statükocu çerçeveleri değiştirmeye cesaret edemiyor, bağnaz yörecilikleri aşamıyor.

Müslümanların günümüzdeki öyküsü büyük bir yalnızlık ve bilinçsizlik öyküsüdür, çok hüzünlü bir serüvendir. İslam toplumlarında İslami anlamda akışkanlık, hareketlilik ve etkileşim gerçek içeriklerinden bağımsızlaşmakta ve Türkiye’de yakından izleneceği üzere duygusal boşalmalara ve güncel algı/ilgilere dönüşmektedir.

İçerisinde yaşadığımız dönemde, öncelikle algılarımızı yeniden yapılandırmalı, tarihsel/ kültürel ufkumuzu genişletmeli; dünyaya en genel ve en geniş ufuktan bakmalı; İslami sürekliliği temsil etmeli, İslam ailesine, kültürüne, tarihine evrensel bir objektiften bakmayı öğrenmeli; aşırılığa düşmeksizin düşünce çeşitliliğinden korkmamalı; evrensel akla, ahlaka ve adalet duygusuna sahip olmalıyız. Evrensel akıl, ahlak ve adalet duygusu hiçbir ırkçılığa, faşizme ve ayrımcılığa, hiçbir bencilliğe ve ideolojik karşıtlığa alet edilemez. Irksal çıkarları yücelten her türlü faşizmle, ortak insanlık değerleri/erdemleri içtenlikle sahiplenilerek savaşılabilir. Günümüzde Batı Uygarlığı evrensel, toplumsal, insani değerleri yozlaştırıyor; içeriğini boşaltıyor; yalnızca bireyi ve bireyselliği yüceltiyor ve mutlaklaştırıyor; her tür bireycilik ve bireysellik de bir şekilde nihilizmin yükselişine zemin hazırlıyor. Bu durum, geleneksel derinliklerin, yoğunlukların, niteliklerin ve mirasın işlevlerini yitirmesi sonucunu doğuruyor. İçsel özelliklerin, ruhsal özelliklerin yitirilmesi nedeniyle, günümüzde insan daha çok dış ölçüler tarafından belirleniyor. Günümüze egemen olan kültür anlayışı, bilgi içermiyor, görgü içermiyor, terbiye içermiyor, fikir içermiyor, görüş içermiyor. Medya teknolojileri kültürel mesafeleri kapatıyor, bu nedenle, toplumlarımıza soysuzlaştırıcı bir kozmopolitanizm egemen oluyor. Bu kozmopolitanizmin yabancılaştırıcı etkisini hayatın her aşamasında yaşıyoruz. Bu kozmopolitanizm sebebiyle, olayları ve sorunları, egemen ideolojik klişelerin sınırları içerisinde kalarak değerlendiriyor ve ahlaki eylemde bulunamıyoruz. Bu kozmopolitanizm bizleri, inançlarımızla, değerlerimizle kurduğumuz gerçek varoluşsal bağlardan uzaklaştırıyor.

İnsan ruhunu yabancılaştıran, bu yabancılaşma çağında, toplumsal bağlar çözülüyor, toplumsal erdemler hayatımızdan çekiliyor. Bireysel ilişkilerin, toplumsal ilişkilerin ahlaki temelleri birer birer yıkılıyor. Modern hayat tarzı, ben merkezcilikleri mutlaklaştırıyor; amaçlarımızı, kimlik ve kişiliklerimizi belirsizleştiriyor; insan , toplum ve hayat niceliklerle tanımlanıyor, bütüncül bir duyarlılık gerçekleştirilemiyor, insani erdemler, insani ilişkilerden ayrı tutulabiliyor. Endüstriyel uygarlık doğal dünyayı yok ettiği gibi, doğal toplumu ve doğal ilişkileri de yok ediyor.

Varoluşumuzun ahlaki ve toplumsal içeriğini yeniden kavramak ve kazanmak zorundayız. Sorunlarımıza kolektif bir bilinçle, bilgelikle, sorumlulukla sahip çıkmalıyız; hayatımızı temel İslami erdemler yönlendirmeli, her durumda açıklık ve safiyet şiarımız olmalıdır. Temel sorunlarla ilgili olarak, sorumluluk almayı, risk almayı bir ahlak haline getirebilmeliyiz. Dünya tutkusuyla ve hırsıyla, iktidar sahipleri önünde eğilmemeliyiz; dünya tutkusu ve hırsıyla, dostlarımızı, dostluklarımızı ihmal etmemeli, unutmamalıyız. Günümüzde gerçek dostlukların nostaljik bir lükse dönüşmekte bulunduğunu üzülerek hatırlamalıyız. Kendi ihtiraslarını öncelikli ve önemli bulan bireyler/toplumlar, bu yönelişleri sebebiyle, her türlü aşırılığı meşrulaştırabilirler, her türlü denge ve ölçüyü yitirebilirler. Hangi yönde olursa olsun, bütün insani ilgilerin/yönelişlerin ahlaki rehberliğe ihtiyacı vardır. Ahlak’tan bağımsız her etkinlik, her eylem, her ilişki aldatıcı ve yanıltıcıdır. Maslahat böyle gerektiriyor diye, ahlaksızlık yapılamaz, yalan söylenilemez, maske kullanılamaz, işbirlikçilik yapılamaz. Maslahat böyle gerektiriyor diye, katillerle, işkencecilerle, işgalcilerle sarmaş dolaş olunamaz; işgalci söylem meşrulaştırılamaz; maslahat böyle gerektiriyor diye, aziz İslam Ümmeti’nin yüz akı direnişçiler “terörist” olarak damgalanamaz. Onurlu, vakarlı, özgür her tercih ahlaki temeller üzerinde yükselir, ahlakı olmayanın onurundan, vakarından, özgürlüğünden söz edilemez. Her alçalışın, çürüyüşün temelinde ahlak yoksunluğu vardır, ahlakını yitiren bir birey/toplum, hangi alanda başarılı olursa olsun, ahlaksız bir başarının bir değeri ve anlamı olamaz. Ahlaksız bir birey gibi, ahlaksız bir toplum da insanlık sorunları karşısında duyarsızdır, kayıtsızdır ve ben merkezcidir. Ahlaki yoksunluk hem bireyi, hem de toplumu alçaltır, ruhsal düşkünlüklere ve bunalımlara sevk eder.

Sözlerimiz, pratiklerimiz/eylemlerimiz arasındaki uyumu, bütünlüğü, ahlaki inançlarımızla sağlayabiliriz. Ahlaki bütünlüğe sahip olmayanların hangi alanda olursa olsun ibadetleri inandırıcı olamaz; onun için, İslam muttakilerin amellerini tebcil etmiştir. Sözlerimiz, davranışlarımız, ilişkilerimiz, niyetlerimiz, kararlarımız ve seçimlerimiz ilahi ölçüler/ ölçütlerle bütünleşmelidir. Maddi dünyaya ve maddi amaçlara tutsaklık, maddi dünyayı ve maddi amaçları yüceltmek, insanı insani iklimden uzaklaştırır. Hayata, ahlaki bir ruh, ahlaki bir boyut kazandırmak demek, hayatı ilahi vahyin erdemleriyle tezyin etmek demektir. Hayata ahlaki tercihlerle katılmak, hayatı yaratılış amaçları doğrultusunda değerlendirmektir. Ahlaki erdemlerini yitiren birey ve toplumların bir saygınlık/itibar sahibi olmaları beklenemez. Ahlaki bir hayat, insanı her koşulda her tür ifrat ve tefritten korur. Hiçbir değer, hiçbir erdem, ahlaktan bağımsız olarak varlığını sürdüremez. Hayatın her alanında ahlak, bir bütünlük içerisinde ve en güzel şekilde temsil ederek, yaşayarak, insanlığın ilgisini İslam’a çekebiliriz. Ahlaki bir yoksunluk, büyük bir sapmanın adıdır, ahlaktan yoksun bir bireyin ve toplumun sahip olabileceği olumlu bir değer olamaz.

Atasoy Müftüoğlu-Özgün İrade

 
  byeylemzayi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=