لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ
  İSLAM AKİDESİNİN ÖZELLİKLERİ VE İNSAN HAYATINDAKİ TESİRLERİ
 

1. Bu Akide Rabbanidir

İslâm akidesinin ilk ve en önemli özelliği Allah (cc) katından Rabbani oluşu ve şu ana kadar kendisinde hiçbir değişikliğin meydana gelmemesidir. Bu da onun insanlık için en hayırlı akide olduğunu, saadetin onun uygulanmasında, sapmaların da ondan uzaklaşmanın neticesinde meydana geldiğini ifade eder.

a) Hayır, bereket, saadet, müspet neticeler bu akide üzerine bina edilen şeriatın tatbiki ile mümkündür.

"Eğer kasabaların halkı inanmış ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar, bu yüzden onları yaptıklarına karşılık yakalayıverdik. (Araf, 96)

"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen Kur'an'ı gereğince uygulasalardı her yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir zümre vardı, çoğunun işledikleri ise kötü idi."( Maide, 66)

b) Bu akidenin Rabbani oluşu onu her türlü noksanlıktan, kusurlardan, zulüm üzerine bina edilmiş sistemlerden uzak kılar. Zira yerde ve gökte en yüce sıfat Allah'a (cc) aittir.

"Onlar Kur'an'ı (onun içindeki nasihatleri) düşünmezler mi? Yoksa onların (münafıkların) kalpleri üzerinde üst üste kilitleri mı var? "(Muhammed, 24)

c) Bu akidenin Rabbani oluşu mali servetlerin, siyasi sultaların, felsefi nizamların dolduramadığı, kişinin fıtratında var olan ibadet boşluğunu doldurur. Zira bu boşluk ancak Rabbani bir yolla doldurulur. Kişinin fıtratında mevcut olan kutsal güce sığınma duygusu, üzüntü ve zorluklar karşısında zaman içinde bir takım kimselerde görülmüştür. İşte ilah kabul etmeyen, hayatı maddeden ibaret sayan, dini halkın kanını emen sülük olarak gören Stalin 2. Dünya Savaşının dehşeti önünde korkarak zafiyetini ortaya koyuyor; hapislere doldurduğu kişileri çıkararak zafer için dua etmelerini istiyor. Yine şiddetli bir hastalığı anında Stalin keşişin arkasından adam göndererek kendisi için dua etmesini istiyor.

d) Bu akidenin Rabbani olması sebebiyledir ki, bu akide nazarında tüm insanlar eşittir. Kimsenin kimseye karşı üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Tüm insanların yaratıcısı Allah (cc)'dır ve hepsi O'nun kullandır. O, Amerikan kanunlarında olduğu gibi bir rengi diğer renge üstün kılmaz. Çünkü erkek ve kadın hepsi Allah (cc)'ın yaratığıdır. O'nun kanunlarında "Arap ırkının diğer ırklara yahut beyaz ırkın diğer ırklara üstün olması gibi" sınıf, cins, ırk farklılığı ve üstünlüğü yoktur, bu tüm insanlara adaletle davranan, hakimin-mahkumun tüm insanların eşit kabul edildiği bir akidedir.

"Rabbinin emir ve yasakları doğruluk ve adalet yönünden tamamlandı. Onun kelimelerini değiştirebilecek hiç bir şey yoktur. Allah (cc) onların dediklerini hakkıyla işiticidir, gizlediklerini de kemaliyle bilicidir."( Rum, 30)

2. Bu Akide Evrensel Olup Zaman Aşımıyla Değişmez

"O halde (ey Resulüm) gerçek müslüman (muvahhid) olarak kendini dine doğrult (başka şeye iltifat etme); Allah'ın (cc) dinine ki, insanları onun üzerine yaratmıştır (zira herkes hak dini kabul edebilecek yaratılıştadır.) Allah'ın (cc) yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu (hak dinin İslam olduğunu) bilmezler."

Akidenin sabit ve değişmez oluşu onun Allah (cc) katından olmasından kaynaklanmaktadır. Rasulullah (sav)'in vefatıyla birlikte vahiy kesildi ve naslar hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar geldi ve bunlar hiçbir nesih ve tebdil kabul etmez. Böyle bir girişimde bulunan kimse ise küfre nispet olunur.

İnsan, sınırları belli olan bu akide çerçevesinde kalben, ilmen, fikren gelişip istediği gibi hareket eder. Fakat bu çerçeveyi aştığı takdirde yörüngesinden çıkıp başka bir yıldızla çarpışmaya doğru giden yıldıza benzer. Hem kendisi parçalanır hem de başkasını parçalar.

Mutlaka insanların her zaman müracaat edecekleri, kalplerinin mutmain olarak ve rahat bir şekilde kabul edebilecekleri değişmeyen kıstaslar, ölçekler olması gerekmektedir. Din, ahlâk, kanun ve nizamlar da dahil olmak üzere hayatta her şeyin bir gelişme süreci içinde olduğunu söyleyenler insanlığı büyük bir anarşiye doğru sürüklemektedirler. Ve bu durumda neye nasıl hüküm vereceğimizi tespit etmemiz zorlaşır. Bunu bir misalle açıklayacak olursak : Zinanın haramlığı ve çirkinliği Allah (cc) katından inen bütün dinlerde sabittir. Bu hükümde herhangi iki din çelişkiye düşmez. Biz elimizdeki ölçekle zinanın çirkin ve kötü olduğuna hükmedersek, nesillerin zihninde bu hüküm bu şekilde yerleşir ve kalpler bu şekilde terbiye olur. Fakat kanun ve dinin sabit olmayıp devamlı bir gelişme içinde olmasının ifade ettiği manaya göre zina bir zamanlar kötü ve çirkin kabul edilen bir iştir, fakat şimdi biyolojik sebeplerle ahlâkın gelişmesinin zaruri olduğu tezini savunan Freud gibilerine göre bu meşru bir şekil almış olur.

Tesettür hususunda da durum aynıdır. Bütün dinlerde ve bu dinlere bağlı olan ahlâk prensiplerinde kadınlar için kapanmak kıyamete kadar tabii bir haldir. Fakat -sözde- gelişme süreci içinde olan ahlak kurallarına göre tesettür geçmiş asırlarda güzel bir şey idi. 20. asır geldi ve bunu kerih gördü. Neticede kitle iletişim araçlarını ellerinde bulunduran bu ahlâkın savunucuları, ahlâksızlık saçan basın, yayın, radyo ve televizyon gibi vasıtalarla insanlığı parçalamak için açıklığı körüklediler.

Akidenin sabit oluşu insanların önlerine tüm işlerini ayarlayacakları sabit bir ölçek koymaktadır ve ölçek birdir. Mesela bir ölçekte kilo 1000 grama eşittir. Tartacağımız şeyi tartının bir tarafına ölçekleri de diğer tarafına koyduğumuzda sağlam bir neticeye varırız. Bu şekilde tüm nesneleri tartabiliriz. Çünkü ölçek birdir. Fakat bir topluluk gelse ve ölçeği değiştirerek bir kiloya 1 kantar dese birinci ölçekte 70 kg gelen bir nesne ikinci ölçekte 70 kantar gelir. Halbuki nesne aynıdır ancak kıstaslar değişmiştir ve böyle değer yargıları değiştiği anda sahih hükme varamayız. Aynı şekilde bir kimse insanlar yanında muhterem, saygıdeğer, kıymetli bir kişi olabilir. Çünkü bu kıymetlilik, saygıdeğerlilik onların ölçülerine göredir. Aynı kişiyi sabit ve değişmez olan Allah'ın (cc) terazisine koyduğumuz zaman hiçbir kıymeti olmayabilir. Kureyş'in reis kabul ettiği ve Kur'an hakkında "Şu Kur'an, iki memleketten (Mekke ve Taif ten) bir büyük adama (mal ve mevkii büyük bir kimseye) indirilseydi ya!"( Zuhruf, 31) diyen Velid b. Muğire hakkında Allah (cc) şöyle buyurmaktadır :

"Şunların hiçbirine itaat etme... Bir de tanımadan (haklı-haksız) çok yemin edene, değersize; çok ayıplayana, kovuculukla gezene..." (Kalem, 10-11)

"Allah (cc) katında, yeryüzünde dolaşan hayvanların en kötüsü, muhakkak ki küfre varanlardır. Artık onlar iman etmezler. "(Enfal, 55)

Kureyş'in kendisi ile istişaresiz bir iş yapmadığı bir kişiyi Allah (cc) dabbe (yeryüzünde yürüyen hayvan) olarak nitelemiştir. Mü'minler bunu dabbeden daha da aşağı olarak kabul etmektedirler.

"...İşte bunlar, hayvanlar gibidir; doğrusu daha da sapık ve şaşkındırlar. Gafil olanlar da işte bunlardır. "(Araf, 179)

3. Bu Akide Âdil Kanunlar Ortaya Çıkarır

Akidenin sabit oluşu hakimin ve mahkûmun eşit şekilde müracaat edebilecekleri kanunlar ortaya koyar. İnsanlar kalben müsterih olarak bu kanunlara müracaat ederler. Çünkü hakim, insanlara "Kanunları değiştirdim" diyerek zulüm edemez. Haklarında hüküm verilenler de "Biz yeni olduğu için bu kanunu bilmiyoruz" diyemezler. İnsanlar tırnakları bitmeğe başladığı andan itibaren sabit ve değişmez olan bu kanunların gölgesinde büyürler ve bu nizam onların nefislerinde canlı bir şekilde yaşar.

Öyle ise Rabbani dinin geçerli olduğu bir toplumda hakim durumunda olanlar, sıkıyönetim, askeri darbe vesaire gibi sebeplerle Allah'ın (cc) dininin tatbik edilemiyeceğini iddia edemezler. Bu gibi isimlerin arkasına gizlenerek nice kanlar akıtılmış. İnsanın onuru ayaklar altında çiğnenmiş, saygı ve hürmet mefhumları ortadan kaldırılmıştır. İşte beşeri sistemlerin hali budur. Yahut daha ince bir tabirle semavi dinlere karşılık insanoğlunun kendi yanlarından koydukları dinlerin hali budur. Bu çirkin görünümler en açık şekliyle askeri yönetim ve ihtilallerde görülür. Her ihtilalde yeni kanunlar gelir, idam sehpaları kurulur, yollarda, darağaçlarında kelleler sallanır. Kadınların durumu ise bu gibi hallerde içler acısıdır. İnsanlar canlı olarak toprağa gömülür veya nitrikoksid dolu fıçılara konarak eritilirler. Daha sonra da bu şekilde yok edilen insanların; yakınları tarafından kaçırıldığı gerekçesi ile akrabaları sorguya çekilirler.

Her nizam değişmesinde belde, aziz insanlarını, güçlülerini, gençlerini, düşünür ve önderlerini kaybeder.

4. Bu Akide Bütün İnsanları Eşit Tutar
Akidenin sabit oluşu bütün insanları tek bir düstur ve hüküm altında toplar. Hiçbir hakim kanunların öngördüğü şartların üstüne çıkamayacağı gibi hiçbir mahkum da o seviyenin altında muameleye tabi tutulamaz. Orada hem hakim hem de mahkum için geçerli bir nizam vardır.

Halife, emir, hakim, hepsi Allah'ın (cc) kullarıdır. Rabbani olan kanunları icra etmekle Allah'a (cc) ibadet etmiş olurlar. Allah'ın (cc) yaratığı oldukları müddetçe Allah'ın (cc) kullarıdırlar ve asla ilâhlık taslamazlar.

İslam tarihindeki gerçekler bu anlattıklarımızı teyid etmektedir. Hz. Ali (ra) hilafeti döneminde zırhını almakla suçladığı bir yahudiyi Kadı Şureyh'e şikâyet ediyor ancak Kadı Şureyh davayı yahudinin lehine sonuçlandırıyor. Başka bir olay da şöyle gerçekleşiyor. Bir adam Harun Reşid'i Kadı Ebu Yusuf'a şikâyet ediyor. Hakkında şikâyet olunan Harun Reşid, Caferi Birmiki'yi şahid olarak gösteriyor. Kadı Ebu Yusuf, Harun Reşid'in lehinde şahitlik yapacak olan Caferi Birmiki'nin şahitliğini "Caferin sana sen benim efendimsin, ben ise senin kölenim dediğini duydum. Eğer gerçekten senin kölen ise kölenin efendisine şahitliği caiz olmaz" diyerek reddetmiştir. İşte bu şekilde verilen hükümlere rıza, bütün cemiyeti kuşatmıştır. Cemiyette hakim, mahkum herkes mes'uddur ve hakim Allah'ın (cc) dinini terk etmez ve onu kendi hevasından çıkardığı hükümlerle değiştirmez.

Buna göre kanunların değişimini ve gelişimini iddia etmek siyasi istibdada ve zulme götürür. İnsanlar bu kanunların değişmesi nedeniyle sürekli olarak muzdarip bir şekilde yaşarlar. Ayrıca bu kanunların Allah (cc) katından olmadığını bildikleri için kalpleri mutmain de olmaz. Bunlara itaat ibadet sayılmaz. Bilakis herhangi bir anayasa maddesini kalbin rızası ile Kur'an'da gelen hükmün önüne geçirmek küfürdür. Çünkü sen beşer kelamını hakimi mutlak olan Allah'ın kelamı üzerine takdim etmiş oluyorsun. Sen beşeri, beşerin Rabbine üstün kılmış oluyorsun. Bunu yapan bu dinin çizgisinden çıkmış olur.

Allah'ın (cc) dini ve nizamına gelince ona itaat ibadettir. Yöneticilerin hükümleri kendi istekleri doğrultusunda değiştirmelerine karşılık yönetilen halk da ipleri koyuverir, kendi arzu, heva ve isteklerinin peşinden giderek başıboşlukta zirveye doğru tırmanır. Bu da seviyesi düşük bir toplum meydana getirir.

Fikir ve nizamların gelişmesi teorisinin tabii ve mantıki neticesi budur.

"Halkın, arzularının peşine giderek hırçınlaşmasına mukabil de sulta ve diktaya dayanan istibdadi yönetim tepelerine iner."

 

                                                ABDULLAH AZZAM

 

 
  byeylemzayi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=